Selam millet,

Sizlerle bugün 150’lik Zeytin’imle geçen yaz yaptığımız rotayı konuşmak istiyorum.

Sürekli kendi kendine konuşan bir insan olarak da sizi görmeden de konuşabileceğimden emin olabilirsiniz.

Ramazan bayramının arkasından birkaç gün daha yıllık iznimi kullandım. Tabi normalde bütçe olaylarını ayarlayabilseydim hayalimde ufak bir Avrupa rotası vardı. Bütçeyi denkleştiremeyince motosiklet kullanmaya başlamadan önceki hayatımda gitmiş olsam dahi canım ülkemin birçok yerini motosikletle gezmenin de Avrupa’yı gezmekten farkı olmadığını düşündüm. Motosikletten önceki hayatım diye bahsetmemin nedeni daha önceden gittiğim yerlerde göremediğim, hissedemediğim duyguları yaşıyorum artık.

Neyse çok uzattım, rotayı anlatayım biraz. Malum köleler şehri İstanbul’dan çıktık yola. İlk durak İzmir bayram tatili olduğu için önce baba ocağına uğrayıp el öpmek gerekiyordu. Uzun yolda genelde hareket saatim sabah 4 gibi oluyor. Hem uykumu almış oluyorum, hem de trafik olmuyor. 6 gibi feribota vardığımda da güneş doğmuş oluyor, kahvaltıyı da feribotta halletmiş oluyorum.

 

Bu zamana kadar İzmir-İstanbul yolunu 10-12 defa gitmiş olmanın verdiği rahatlıkla yüküm çok fazla diye lastik tamir kitini yanıma almadım. Bursa çıkışında Zeytin’in lastiği patladı. Her zaman şanslı bir insan olduğumu söylerim, yine şansım yüzüme güldü 3-4 km ilerde lastik tamircisi bulup yolumuza devam ettik. Tabi Zeytin söylendi yolda vay efendim sen beni düşünmedin kendi konforun için gerekli eşyaları yanına aldın, hâlbuki onları ve taşıyan benim vs. vs… biraz kafamı şişirdi. Bende hak verdim ona bundan sonra öncelik Zeytin.

 

İzmir’de iki gün geçirdikten sonra yolumuza beraber devam edeceğimiz 2 arkadaşımızla Aydın’da buluştuk. Yola artık bir Çinli, bir Japon, bir Hintli olarak devam edecektik. İlk durak Muğla oldu, Akyaka’ya uğrayıp ve Fethiye  Aksazlar’da geceyi çadırda geçirdik. Üniversite yıllarımda her yaz tatilinde Fethiye’de çalıştım, Ölüdeniz’e belki yüzlerce kez gittim ama motosikletle ağaçlarla çevrili o dik yokuşu çıkıp masmavi denizi görmenin verdiği mutluluğu asla tarif edemem. Hele ki yokuşu aşağı doğru inmeye başladığımızda Zeytin de ben de mutluluktan çıldırmıştık hadi koşalım daha çabuk varalım istiyorduk, hasrettik çünkü maviye.   (İstanbul’da yaşayıp nasıl maviye hasret oluyorsun demeyin sinirlenirim.) Ölüdeniz’de hepimizin çok sevdiği bir dostumuzu ziyaret ettik, özlem giderdik.

 

Yönümüzü Antalya’ya çevirdik sonra bizim Japon’un Likya yoluna zaafı var. Antalya’nın virajlı yolları her motorcuyu mest edecek cinsten. Bir yanın alabildiğine mavi bir yanın dağlar. Yolu takip etmek zorundasın üst üste çok dar virajlar var ve bariyerin arkası uçurum ama denizin güzelliği resmen büyülüyor insanı gözlerini alamıyorsun, aşık oluyorsun adeta. Arada Zeytin hooopp Rojik yola bak şampiyon demese denize doğru uçuyordum. Kaş’ta ücretli bir tesiste çadırımızı kurduk. Bizim gibi gidonunu Akdeniz’e doğru çevirmiş dostlarımızla denk geldik, birbirimize tavsiyelerde bulunduk yol üzerine. Motora ilk başladığım bilinçsiz zamanlarımdan beri üç yıldır ekipmansız binmemiştim. Kaş’ta hava o kadar sıcaktı ki kamp yaptığımız yer ile plaj arasındaki 3-4 km lik yolu sıfır ekipmanla gittim vicdan azabı çekmedim değil ama onun da hazzı başkaymış sıcacık rüzgarı yüzünde, kollarında ruhunda daha başka hissediyor insan.  Kaş’ta 1 gece kalıp ertesi gün anıları cebimize sıkıştırıp yola devam dedik.

Kekova’ya sürdük sonra kalenin içinde kamp kurup yıldızlarla mest olacağımız bir  gece geçirme hayalleri kuruyorduk. Ama motorla gidebileceğimiz yer kısıtlıymış yarım saatlik yolu yürüyerek gitmemiz gerekiyordu. Ekipmanlarımızı tek seferde taşımak imkansızdı ve Zeytin’in benden uzakta olmasından pek hoşlanmıyordum. Kale hayallerimizden vazgeçip Korsan Koyu’na gitmeyi düşünürken daha güzel bir koy bulduk. Sabah uyanır uyanmaz sadece sizin olduğunuz bir koyda denize girmek de muhteşem. Adrasan Sulu Ada’ya tekne turuyla gittik her kuruşunu hak eden bir turdu üstelik.

Olimpos’u görmeden Antalya’dan ayrılmak olmazdı. Bizim Çinli’nin arkadaşının işlettiği Kadir’s Family’de konakladık. İnanılmaz keyifli zaman geçirdik Olimpos’ta, Cactus adında Sütlü Kakao diye efsane reggea yapan bir grubu dinledik. Yaşaması çok keyifli anlatması da sıkıcıymış bu arada.

 Yazı çok uzun olmasın diye birçok güzel detayı atladığımı fark ediyorum ama olduğu kadar. Salda Göl de vardı görülecekler listemizde sıcak yüzünden biraz geç çıktık yola. Yüksek akımlara çıktıkça yazlık ekipmanlar yetmemeye başladı gündüz 48 derecedeyken gece yolda sıcaklık 10-12 derece arasında seyretti, donduk tabi. Salda çok güzel bir göl gerçekten ama beklentilerinizi çok yüksek tutmayın çok kalabalık ve kirletilmiş durumdaydı. Yine de gidilecekler listesinde yer almayı hak ediyor. Gönlümüz istemeye istemeye dönüş yoluna geçtik. Frig vadisinde bir gece geçirdikten sonra döndük kaos şehrine.

 

Yaklaşık 3000 km yol yaptık, her km’sine değdi. Olumsuzluklar da yaşadık elbet ama yaşanan güzel anılar hatırlanıyor sadece. Bu zamana kadar çıktığım en uzun yol 800 km’ydi. Mükemmel bir tecrübe oldu benim için. Yolda olmanın verdiği mutluluk çok başka 27 değil de 7 yaşında gibi mutlu oluyorum. Aradaki 20’yi Zeytin’e devrettim o uğraşsın. Şimdi ise daha uzun rotaların hayalleriyle bekliyorum yazı. Kadın olmanın benim gözümde hiçbir dezavantajı yok yollarda olmak için. Motosiklet benim için yaşam biçimi yeni insanlar yeni yerler keşfetmek için ondan iyi yoldaş olamaz herhalde.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.