Selamlar.

Size ilk tek başıma enduroya çıkma maceramı anlatmak istiyorum.

Karşılaştığım çoğu endurocu hep bir yarış içinde. Ben ise bu işte daha yeniyim ve çoğu destek olacağına köstek durumda. Kendilerine rakip falan gördüklerini düşünüp sevinmek geliyor içimden, çünkü öyle davranıyorlar. Halbuki çok acemiyim henüz. Neyse. 😀

Gökçeada’dayım, zaten adada büyüdüğüm için az çok her yerini bilirim. Gökçeada volkanik bir oluşumdur, bir tane volkanik dağımız var. Uzun süredir tek düşüncem oraya çıkmaktı. Aslında manzarasını da tahmin ediyorum ve zaten yarısına kadar arabaların çıkabileceği yol var. Sonrası patika ve kıraç kayalar. Benim kafaya taktığım, mümkün olan yere kadar motorla çıkmak, motorun çıkmadığı kayaları da tırmanıp zirve yapmak.

Önce gittim, araçların gidebildiği yere kadar şöyle bi alıcı gözüyle baktım, çok basit göründü gözüme. Motor zaten çok az bir yeri çıkacaktı sonrası da trekking ve tırmanış olacaktı. Kayalar dik ama kısa mesafeydi. Bana daha zor bir yol lazımdı, salaktım çünkü. 😀

Dedim ki ben bu dağın bir de öbür yüzüne bakayım. Köyün içinden geçtim, evler git gide seyrekleşti. Arnavut yollar bakımsız toprak yollara ve daha ufak patikalara döndü. En son, dağa devam eden yolu bahçesine katan bir evin bahçesinden geçtim. Adam yolun iki tarafına kapı koymuş. Dedim ki: ‘adama bak yolu bahçesine katmış ehehe’ tabi dönüş rezilliğimin tuz biberi olacağından bi’haberim.

Neyse Allah var hiç düşmeden “bismilla”, “bismilla” diye diye gidebileceğim yere kadar motorla gittim. Nasıl düşmeden geçtiğime hayret ettiğim çok engel oldu lakin o bana burun kıvıran endurocular haklı sanırım hakikaten iyiydim. Tabi durup durup kırk tane story atıyorum bir yandan. Sonra motoru bıraktım ve yürümeye karar verdim bundan sonrası motorun giremeyeceği kadar dik ve engebeli bir vadi ve kayalıktı. Kafamı bir kaldırdım, aman tanrım! çok uzak! …Neyse kulağımda müzik keyfim yerinde telefonun şarjı da var tamam dedim ya Allah’ı olsa çıkarım.

Tırmanıyorum her 5 adımda bi story atıyorum falan şarkı söylüyorum yankılanıyor öyle güzel ki 🙂 Uzaktan keçileri görüyorum tepede martılar değişik kuşlar… İnsana dair hiçbir iz yok. Bir benim detone sesim var işte. Tabi keyfim çok yerinde sallana sallana çıkıyorum,

bir şeyi hesap etmedim hiç: zamanı.

Yavaş yavaş güneş diğer tepelere yaklaştı, gölge boyları büyüdü… Ben hala tırmanıyorum. Yok anam bitmiyor çok uzakmış. Bir de zor yani yürüme hızı hak getire, 5 adımda nefes nefese kalıyorum.

Güneş gitti, gün içinde tatlı bi esinti olan rüzgar artık üşütmeye başladı. Etraf biraz korkutucu olmaya başladı. Çıt yok. Ben hala tırmanıyorum.

Ağlıycam artık kayalar boyum kadar olmaya başladı. Haaa söylemedim tabi size, bu sırada üzerimde jersey takımı ve ayağımda enduro botları var. O ağır botlar her adımda 1 kilo daha ağırlaşıyordu. Buradan dönmek olmaz dedim ama artık ne story kaldı ne müzik sürekli sadece zirveye varmak istiyordum başka bir şey istemiyordum. Hava iyice alacakaranlık oldu. Ben çok şükür son kayayı da aştım ve zirveye çıktım!

İnanılmaz bir rüzgar, ilk gittiğim o arabaların park edebildiği yerden hallice bir manzara. Aynen böyle dedim: ‘oo vav süper cool yee hadi dönüyorum bb’ zirvede 3 dk durmadım. :DDD Az biraz kendimi bıraksam rüzgar beni alıp saniyeler sonra motorun oraya indirecek zaten, insanın dengesini bozuyor.

Inişim çok zor olmadı çünkü artık o yorgunlukla ve enduro ekipmanına olan güvenimle çoğu yerde kendimi bıraktım. Baya çuval gibi bıraktım kendimi kafamı gözümü koruya koruya tepetakla iniyordum. Gerçekten çok fazla yoruldum. Çok susadım. Elimi çantama attım ve o da ne!? Yanıma su almamışım… İnanamadım bu salaklığı yaptığıma iyice aradım yok… Ama 2 farklı dudak parlatıcısı almışım. Kendime diyecek hiçbir şey bulamıyorum…

Yorgunluktan düşüp bayılacağım, söve söve iniyorum.Sonra bir şey dikkatimi çekti, kaynağı neresi bilmiyorum ama yerde avuç avuç su birikintileri vardı. şaka gibi ama yerde bildiğin su vardı ya. 😀 hiç düşünmeden kafayı gömdüm içtim off çok güzeldi. :)) Sonra da dudak parlatıcımı sürdüm kjflksfd :/

Motorun oraya kadar indim çok şükür. Motoru en son bıraktığım yol; iri taşlarla dolu, U dönüşü yapamayacağım kadar dar bir patikaydı. Bir tarafı dağa devam ediyor, bir tarafı dağın eteklerine devam eden yamaç. Dandik bir tel çekmişler yamaca herhalde hayvan falan düşmesin diye. Neyse ben motoru çalıştırdım, sağ sol yapa yapa döneceğime inandım. Ayaklıkta neden çevirmediğimi inan bilmiyorum o an yapabileceğime inandım yani bilemiyorum… Motoru çeviriyorum derken herhalde o yorgunlukla sen dengeyi kaybet… Ve nereye düş dersin? Tellerin üstüne! Teller yan yattı ben motorun altında kaldım aşağısı boşluk yamaç. Altıma s.çtım korkudan! Öldüm dedim ya, burda biter bu hikaye.

140 kilo motorla tellerin arasında kaldım. Sol bacağım özellikle altında kaldı çekemiyordum. Bi 3 5 dk düşündüm nasıl burdan aşağı düşmeden çıkarım diye. Telefon çekmiyor ve zaten şarjı da bitmek üzere. Hava iyice kararmaya başladı. Allahım diyorum annem ölmüştür meraktan.

Ayağım git gide acımaya başladı. Çekiyorum o koca bottan dolayı gelmiyor. Güç bela botların bağını açtım, ayağımı bottan sıyırdım da kurtardım. Sonra tellerden tutunarak (birden düşersek ben tellere asılı kalayım düşmeyeyim diye) motorun altından bi şekilde sıyrıldım. Normalde yapamayacağı şeyi yapıyor insan zorda kalınca. Normalde kaldır de motoru kaldıramam ama öyle bi durumda nasıl bir güç geliyorsa, o korkuyla panikle yapıyorsun.

Önce kendimi sağlama aldım toprağa çıktım. Yan yatmış tellerin üstünde motorum duruyordu. Gözümün önünden onu satın alışım mı geçmedi yarabbim, ilk kazamda parçalanmış görüntüsü mü geçmedi. Film şerifi gibi akıyor alet gözümün önünde. Ağlıcam.

Bağıra çağıra, ağlaya zırlaya ben o motoru tellerden toprağa çektim. Nasıl yaptığımı hiç bilmiyorum. Şimdi olsa yapamam herhâlde. Sonra gidiş yönüme doğru kaldırdım motoru. Ayağım çok acıyordu. Inanılmaz keyifsiz ve temkinli bi şekilde yine ne hikmetse düşmeden ilerliyordum. Ufak denge kayıpları oluyordu ama gerçekten şaşırtıcı ama düşmüyordum. Çok şükür artık köyün ilk ışıkları görünmeye başladı. İlerledim, o adamın bahçesine kattığı yola geldim. Içeri girdim. Hala soruyorum kendime ‘adam nasıl yolu bahçesine katmış yol burası yoool’ sonra diyorum ki ‘olm yol da kim hadi şu dağa bi çıkam der ki amk senden başka’ vallahi haklıyım. Demez.

Bunları düşüne düşüne ilk girdiğim kapıya geldim. Adamın yolu çevrelediği giriş kapısına. Kapalıydı. Indim. Görmez olaydım. O kilidi o kapıda görmez olaydım, kör olaydım… Adam kilitlemiş kapıyı. Koca demir kapıya demir kilit. Aşabileceğim bir şey değil.

Ya ağlayacağım artık; ayağım acıyor, zaten topallıyorum, telefonun şarjı bitti, üşüdüm, acıktım, susadım, yoruldum, annem beni gebertecek. Yok kapı kilitli. Döndüm evin kapısını pencerelerini inlettim, evde kimse yok. Bekledim, kimse yok. Akşam oldu artık.Adamın kapısının yanında ufak duvarlar ve demirler vardı. Bazı şeyleri (özür dileyerek) bozarak kendim çıktım bahçeden motoru içeride bıraktım. Resmen hamster gibi içeride kaldım ya kapana kısıldım. 😀

Topallaya topallaya yan taraftaki eve geldim. Yine kimse yok. “Hay dedim köyünüze sıçam.”

Indim köyün merkezine kahve var dayılar oturuyor. Yardım istedim. Bir Allahın kulu ulaşamadı o evdeki insanlara. Bari dedim ailemi çağırın. Aradık vs geldi annem babam tabi merak içindeler.

Dedim ki beni eve götürün.

-e motor??

-s.kerim motoru eve götürün beni :'(

motoru orda öylece bıraktım ben.

Ağlaya zırlaya kör topal eve geldim. O gece hiç uyuyamadım üzüntümden. Sabah da tabi ilk işim tekrar köye gitmek oldu. Gittim, kapı hala kapalı ya deliricem. Gerçekten paramparça etmek istiyorum o evi de bahçeyi de insanları da. Gerçi kim nereden bilecek benim oradan geçeceğimi adam ‘vay buradan kesin biri geçer ben bahçe kapımı açık bırakayım’ mı diyecek aq Aslı. Ama işte… İnsan sinirleniyor yine de motoru içeriden çıkaramıyorum…

Babamla gelmiştik gündüz. Baba dedim ben motora binip o yolu geri dönüp köye bağlanan başka bir yol arıycam. 10 15 dk içinde kahvenin önünde olmazsam gel beni arazide bul dedim. Adamın kalbine inecek, tabi söyleniyor bir dolu onları şimdi anlatmayayım.

O akşam karanlıkta o yorgunlukla falan hayatta yolumu bulamazdım ama aslında yol varmış. Yani daha da bozuk daha da tehlikeli ama vardı tabi köye bağlanan bir yol daha. Oradan gündüz gözüyle indim çok şükür kahvenin önüne. Sonra babamla çay falan içtik kahvede, oradan da eve geldik hiçbir şey olmamış gibi.

Ben de hiç böyle şeyler yaşamamışım gibi başka zamanlarda da tek başıma enduroya çıkmaya devam ettim. Ama tabi daha da soft.. daha da daha soft… en soft yollardan… 😀