Motosiklet, 13 yaşında hayatın sadece toz pembe yollardan ibaret olduğuna inanan, kötülük ve acıları hiç bilmeden geçirdiğim bir çocukluk dönemiydi. Hiç unutamam babamın bir Java Ceylan’ı kapıya getirip “Hadi oğlum, gel bin gezelim” dediğini… Nasıl tahmin edebilirsiniz ki 13 yaşında hayatının dönüm noktası olacak bir masalın başladığını? İlk heyecanım o gün artçı olarak başladı.

Bu arada bisiklet tecrübeme güvenerek babam işe gittiğinde Java Ceylan’ı garajdan iterek çıkarıp üzerine binip 25 metrelik yokuştan çalıştırmadan, defalarca aşağı üzerinde gidip geriye iterek çıkarttığımı bilirim… Anlatılmaz bir haz, heyecandı. Aşıktım, bağlanmıştım. Günler ayları kovalarken bir gün tüm cesaretimi toplayıp sopa yemeyi göze alarak, annemin de evde olmadığı bir gün çalıştırıp mahalle içinde sadece 1. Vites ile bir sürü tur attım. Sonrasını tahmin etmek zor değil; motoru düşürmeler akşam azar işitmeler vs. ama beni hiçbir şey vazgeçiremedi.

İlk motorumu dedem askere gitmeden almıştı, Yamaha DT125 enduro sene 1994…

Motorculuk hayatımın en sağlam temeli bu enduro sayesinde oluştu; akrobasi, denge, uzun yol, kısa yol… Ne de olsa ilk kendime ait motorumdu. Bu küçük canavarı yaklaşık 3,5 sene kullanıp 85.000 km’de sattım. İlk aşkım, ilk sevgilim, ilk göz ağrımdı; insan bir motoru sever veya aşık olur mu?

Olur işte.

 

Onu mecburen sattığım gün hayata küsmüş çekilip bir köşeye hüngür hüngür ağlamıştım, aramızda inanılmaz bir bağ vardı; o da beni seviyordu, emindim… Ama bitti, sonrasında hayatımdan şu güne dek 24 motor geçti; chopper, enduro, touring. Ama benim en keyif aldığım tarz enduro idi… Asla hayatımda racinge binmedim ve hiç merak da etmedim. Benim için motosikletin anlamı; özgürlük ve asilikti. En kötü zamanlarımda motora binip rahatlıyorum, en mutlu zamanlarımda da motora binip daha da mutlu oluyorum. Kendi fikrimce motosikletin yerini hiçbir şey dolduramaz, ne bir sevgili ne bir arkadaş ne bir kardeş. Ben motora bindiğimde rüzgarı ve özgürlüğü iliklerime kadar hissetmek için binerim; uzak diyarlara sürerim, çadırımı ve tulumumu yüklediğim zaman mevsimin hiçbir önemi olmamıştır. Karlı bir kış mevsiminde yüzlerce km giderek iliklerime kadar üşümeyi veya temmuz sıcaklarında bedenimin terleyişini her zaman mutluluğa çevirip yolun her km’sini zevkle gitmişimdir.

Hayatın her zorluğunu yaşamış veya yakından tanık olmuş biri olarak motoru bir dost bilerek yaşamıma ortak ettim, birçok arıza ve aksaklıklarla karşılaşmama rağmen hep daha fazla sevdim.

Motorun bana eşlik ettiği bir diğer yaşam alanı da kamp ve doğa hayatıdır. Hiçbir zaman insanların çok olduğu yerleşim yerlerini sevmedim, her fırsatta kaçtığım yer dağlar veya ormanlardır. Motorumla Toroslardan, Aladağlara, Kaz Dağları’ndan, Uludağ’a birçok yerde kamp yapma imkanım oldu. Ama en bakir ve güzel ormanların olduğu Trakya bölgesi her zaman favorimdir. Yaz-kış, tertemiz dereleri, ıssız ve mükemmel kayın ormanları ve her an yabani bir hayvan ile karşılaşma heyecanı benim için inanılmaz bir nimettir.

Yaklaşık 25 yıldır kendimi ormanlarda terapi yapıp moral depoluyorum. Sizlere Trakya’da en çok sevdiğim 3 kamp alanından bahsetmek, yolu ve ortamı hakkında bilgi vermek istiyorum. Genelde Kırklareli il sınırları içinde ve bir tanesi de Bulgaristan sınırında bir yerde. Trakya içindeki yollar motosiklet sürmek için mükemmel yollardır. Hele ki Saray’dan sonra. Vize, Kıyıköy, İğneada, Kırklareli, Dereköy gibi istikametler tamamen orman içinden bol virajlı ve manzarası güzel yollar olmakla birlikte durup kamp yapabileceğiniz, denize girebileceğiniz çok güzel yerler mevcut. Ben daha çok bakir ve insanların az bildiği tamamen ıssız yerleri seviyorum, bu kişiden kişiye değişir elbette.

  •  İlk kamp yerim Vize / Sergen-Çifte Kaynaklar tarafındaki hoş ve tertemiz deresi olan bakir bir orman içi. Hatta son kamp yaptığımızda 6-7 kişi ateşin başında çay içerken büyük bir yaban domuzu bizleri şaşırtarak yanımızdan geçip gitti.
  •  İkinci kamp yerim Vize / Kızılağaç Çiftedere. İki derenin kesiştiği ve yaklaşık 100 çadırın rahatça kamp yapabileceği, yaban hayatının ortasında bir cennet. Burada önceki kamplarımda bol bol karaca, çakal, tilki ve sincap görebilmiştim. Kızılağaç köyüne 5 km mesafede ve acil ihtiyaçlar için köy bakkalları gece 24’e kadar açık.
  • Üçüncü favori yerim ise Demirköy Balaban köyüne 4 km mesafede. Bu üç kamp yerinde de telefon çekmiyor, benim sevdiğim ama bazı kişilerin çekindiği bir durumdur. Her üç yerde de derelerin suyu çay, çorba, genel kullanım vs.de tercih ettiğimiz alternatiftir.

Buna benzer güzelce kamp yapılabilecek Trakya içinde daha 5-6 yer daha sayabilirim ama bu 3 yer benim hit yerlerim.

Bazen insan uzun yolculuklara çıkıp rahatlamak ister motoruyla, böyle uzaklaşmak istediğimde Kaz Dağları’nın eşsiz doğasında farklı bölgelerde 3 yer var bildiğim fakat ateş yakmak tamamen yasak olduğu için çok da ilgimi çekmiyor açıkçası. Çok beğendiğim yerlerin arasında Gökçeada ve Marmaros koyu var, şelalesi müthiş büyüleyici bir atmosfere sahip, tavsiye ederim. Gökçeada’nın tek ağaçlık kamp alanı diyebiliriz. Bir de Gökçeada’nın en güneybatı ucunda Uğurlu / Gizli liman var. Plajı efsane, kamp için çamlık ve ücretsiz bir alanı mevcut. Yolu tamamen asfalt ve çok virajlı. Sizlere Yedigöller-Bolu muhabbeti yapıp da insan sürülerinin istila ettiği, doğanın kirlenmiş çöp tarlalarına yönlendirmek istemiyorum…

Bir gün bir yerlerde karşılaşmak ümidiyle, kendinize ve etrafınızdakilere çok iyi bakmanız dileği ile…

Her Motorcu Bir Çiçektir.